Asgari ücret, adı üzerinde “asgari”dir; yani en alt sınırdır. Fakat Türkiye’de asgari ücret, uzun zamandır en düşük ücret olmaktan çıkmış, geniş kesimler için fiilen “geçim ücreti”ne dönüşmüştür. Bu durum sadece gelir adaletsizliğini büyütmüyor; aynı zamanda çalışma hayatının dengesini de bozuyor. Çünkü geçim ücreti haline gelen bir “asgari”nin, hem belirlenme yöntemi hem de ekonomi içindeki etkisi, klasik bir ücret pazarlığı olmaktan çok daha büyük sonuçlar doğuruyor.
HAK-İŞ’in yıllardır itiraz ettiği temel mesele de tam burada başlıyor: Asgari ücretin belirlenme usulü, sosyal diyalog görüntüsü verse de adil ve dengeli bir hakemlik düzeni üretmiyor. Hükümetin rolü, idealde taraflardan biri gibi konumlanmak değil; hakem olmak, süreci şeffaflaştırmak ve ortak zemini güçlendirmektir. Çünkü asgari ücret, yalnızca işçiyle işverenin meselesi değildir; fiyatlardan kiralara, tüketimden vergi gelirlerine kadar tüm toplumu etkileyen bir eşiktir. Böyle bir eşik belirlenirken, masanın tarafsız ve güven verici bir zeminde kurulması gerekir.
Sorunun bir başka boyutu da kayıt dışılık ve “asgari ücretten gösterme” pratiğidir. Asgari ücretin vergi dışı tutulması ya da bazı teşvik mekanizmaları, kağıt üzerinde işçinin eline geçen neti artırıyor gibi görünse de, pratikte işverenleri tüm ücretleri asgari ücrete yaklaştırmaya itebiliyor. Bu, hem ücret skalasını aşağıya çeken bir baskı yaratıyor hem de ülke açısından ciddi bir vergi ve prim kaybına yol açıyor. Sonuçta sistem, dürüst çalışanı ve dürüst işvereni değil; gri alanda dolaşanı ödüllendiren bir yapıya evriliyor. Bu da uzun vadede sosyal güvenlikten emekliliğe kadar pek çok başlıkta yeni mağduriyetler üretiyor.
Bu yüzden asgari ücret tartışmasını sadece “rakam” tartışmasına sıkıştırmak doğru değil. Asıl tartışma, “bu rakam nasıl belirleniyor ve kimin söz hakkı gerçek anlamda var?” sorusudur. İşçi kesiminin masada şerh koymasının, yani “bu karar adil değil” demesinin bir anlamı ve etkisi olmalıdır. Sosyal diyalog, yalnızca toplantı yapmak değildir; tarafların iradesinin sürece gerçek biçimde yansımasıdır. Eğer masada sonuç değişmiyorsa, işçinin itirazı sadece kâğıt üzerinde kalıyorsa, o masa şeklen vardır; içerik olarak eksiktir.
Buradan hareketle önerimiz nettir: Asgari ücret, işçi ve işverenin belirleyici olduğu, devletin ise hakemliği gerçek anlamda üstlendiği demokratik ve katılımcı bir düzenle belirlenmelidir. Toplantılar “formaliteden” çıkarılmalı; her yıl aynı cümlelerin tekrarlandığı, sonunda da zaten önden belirlenmiş rakamın ilan edildiği bir ritüel olmaktan kurtarılmalıdır. Müzakere, gündemi dağılmış bir toplantı trafiği değil; ücretin kendisine odaklanan, veriyle, saha gerçekliğiyle ve yaşam maliyetiyle doğrudan temas eden bir süreç olmalıdır. İşçinin örgütlü gücü bu süreçte görünür olmalı; gerektiğinde demokratik tepkisini ortaya koyabilmelidir. Çünkü emeğin pazarlık gücü yoksa, “kimin asgarisi kime yeterse” düzeni kaçınılmaz hale gelir.
Bir de sık yapılan hataya değinmek gerekir: Asgari ücrete zam geldiğinde “o kadar da her şeye zam yapılsın” yaklaşımı, ilk bakışta ücret artışının ekonomik dengeleri koruyacağı düşüncesiyle savunulabilir. Ancak bu yaklaşım, gerçekte asgari ücretlinin alım gücünü korumaz; zammı daha cebe girmeden geri alır. Ücret artışını otomatik biçimde fiyat artışına bağlamak, enflasyonu kalıcılaştırır ve ücret-fiyat sarmalını besler. Sonuçta işçinin maaşı artmış görünür ama mutfak masrafı, kira, ulaşım ve temel harcamalar aynı hızla yükseldiği için refah artışı gerçekleşmez.
İşçi için rasyonel ve adil çözüm şudur: Ücretlerin alım gücü enflasyona karşı korunmalı; ekonomi büyüyorsa, verimlilik artıyorsa, bu artışın payı emekçiye de yansımalıdır. Düşük ücret grubunda vergi ve prim yükü akılcı biçimde azaltılarak net gelir güçlendirilmeli; işçinin belini büken temel giderler—özellikle kira ve gıda—üzerinde hedefli destek ve piyasa düzenlemeleri devreye alınmalıdır. Kayıt dışılık ve kuralsız çalışma etkin biçimde denetlenmeden, ücret artışları kalıcı bir refaha dönüşmez. Çünkü denetimsiz bir zeminde, ücret artışı ya fiyatlara yansır ya da kayıt dışı yollarla eritilir.
Özetle mesele, “zam var mı yok mu” meselesinden büyüktür. Mesele, emeğin değerinin korunacağı bir sistem kurmaktır. İşçiyi koruyan; zamları fiyatlarla geri alan bir düzen değil, alım gücünü garanti eden, adil, şeffaf ve katılımcı bir ücret belirleme mekanizmasıdır. Asgari ücret, bir ülkenin vicdan terazisidir. O terazi bozulursa, sadece işçi ezilmez; piyasa da bozulur, sosyal barış da zedelenir. Bu nedenle soruyu başa alıp yeniden sormak gerekir: Bu ülkede “asgari” kim için belirleniyor ve gerçekten kime yetiyor?
Hizmet-İş Sendikası İmzamız, İşçinin Kararıdır
