Ana Sayfa » Makaleler » Mahmut ARSLAN » İddiaları sorumluluğa dönüştürebilmek…

İddiaları sorumluluğa dönüştürebilmek…

“Bütün ihtimaller gerekenleri yapanlardan yanadır.” 

Arı bal üretir fakat, bal üretme konusunda iddia sahibi değildir. Yaratılışı gereği yerine getirdiği görevin ne derece önemli ve büyük olduğunun farkında değildir. Mütemadiyen üretir. Misyonunu sessiz sedasız yerine getirir ve insanlığa en büyük maddi nimetlerden birisini sunar. Yani, insana özgü bir ifadeyle: göreviyle sorumluluğunu örtüştürmüş ve bunu adeta hayat tarzı kılan bir sürekli eylem içerisindedir. Arılar bal üretmek için, durup dinlenmeden çiçeklere konup, polen ve bal hammaddesi nektarları kovana taşırlar. Bu son derece yorucu hayat arıların ölümüne kadar sürüp gider.

Ya insan? İnsan; sorumluluklarının yörüngesinde bir hayat çizgisine sahip olması gereken varlıktır. İddialarını izahtan müstağni bir biçimde ispatlayabilen yani sorumluluk bilincini eyleme dökebilmiş bir varlıktır. Yazımızın başlığıyla söylersek: “İddiaların değil sorumlulukların sahibi” bir varlık..

Böyle bir başlıkla konuya girmek, insan ve toplum olarak sorumluluklarımızın giderek iddialara dönüşmekte olduğuna işaret midir? sorusunu önümüze çıkarıyor. Ya da “niçin iddialarla sorumlulukları karşılaştırma ihtiyacı duyuyoruz?”

Çünkü insan davranış ve eylemlerinin her safhada bir iç denetimle ‘nereye gittiği’nin özeleştirisi yapılmadıkça sorumluluklar giderek iddialara dönüşür. “Büyük sorumlulukların sahibi olmak” deyimi de bir anlamda “büyük iddia”dır. Ancak bu iddia sorumluluklarımızı ihtar eden bir iddia. Yani sorumluluğa yönelten bir uyarı.

İddia ve sorumluluk kavramlarını dikkatlere sunmamızın temel nedenlerinden birisi: Sorumluluk duygusunun tedrici olarak kaybolmaya başladığı bir zamanda yaşıyoruz. Günübirlik ilişkilerin, sadece maddi ihtiyaçlar çerçevesinde hayatını düzenlemek için çabalayan-yırtınan günümüz insanı, giderek sahip olduğu değerlerden de soyutlanıyor. Sorumluluğunu sorgulayacağı yerde, değerlerini sorgulamaya başlamıştır. Diğer bir deyişle insanın sorumlu bir varlık olma bilincinden sadece günübirlik kuru iddialarla hareket eden bir varlık haline gelmektedir. İddialarının alanı genişledikçe sorumluluk alanı daralmaktadır.

Gerçekten böyle mi? Giderek sorumluluk bilincimizi yitirip, sadece iddialardan ibaret bir varlık haline mi geliyoruz? Yani sorumluluklarımızı unutup, hesap verme yükümlülüğümüzün üzerini külleyip, ahlaki ödevlerimizden soyutlanıyor muyuz? Şöyle de sorabiliriz: İnsan olma mükellefiyetlerimizi bir kenara bırakıp, protez-takma organlarla mı hareket ediyoruz?

Aslında cevaplarını da içerisinde barındıran bu soruları sorarken biz; ‘iddialarını kaybedenlerin kimliklerini de kaybedecekleri’nin de bilincinde olarak, bu cümledeki ‘iddia’nın sorumluluk anlamına geldiğinin altını da çiziyoruz. Bütün bu temel tesbit ve sorulardan sonra Sivil Toplum bilinci ve Sendikal sorumluluk adına şunları söyleyebiliriz:

Teorik düzeyde doğru olan ve artık slogan haline gelen “Sendikalar kan kaybediyor”,
“Örgütlenmenin önü tıkanıyor”, “Haklarımız gasbediliyor” söylemleriyle, eski sendikal damarlara yüklenilmesi yerine, bu damarların artık bypass olması gerektiğinin bilincinde ve yeni damarlar üretme sorumluluğunu gösterebilmeliyiz. Yani yeni riskler alabilmeliyiz.

Ülke gerçeklerini ‘yok sayıp’ arkaik tepkiler verme yerine, gerçeklerle örtüşen yeni sendikal perspektiflerle duruş sergileyebilmeliyiz. 45 yıldır AB surlarının eteklerinde söylemlerle dolaşmak yerine AB kapılarından eylemlerle girme formüllerinin öne çıktığı şu günlerde, sendikacılığın artık ulusal sınırlar içerisin-de kalamayacağı gerçeğinden hareket ederek; uluslararası sendikal politikalarda etkin olabilmeliyiz.

Sendikalar ve tüm sivil toplum örgütleri toplumsal organizmamızda yeni damarlar üretme kapasitesini kaybettikleri sürece varlık şartlarını ve beslenme kaynaklarını da kaybedeceklerdir. Eğer Sendikalar ve STÖ’lerin toplumsal dokumuzdaki varoluşları, iddialardan sorumluluğa dönüşemez ise, birçok kavram ve kurumun yalama olduğu Türkiye ölçeğinde sendikal vizyon ve sivil toplum örgütleri duruşunu da kaybe-deceğiz demektir. 

Bütün bu söylediklerimiz teorik genellemeler mi içeriyor? Hayır! Sendikal duruş ve yürüyüş’te etik sorumluluk gereğidir, bütün bu söylediklerimiz. Ve söyleme değil eyleme; iddialara değil sorumluluklara kilitlenmenin gereğidir.

Bunun için diyoruz ki:

• İddialara değil, sorumluluklara kilitlenmek zorundayız !
• Mazeret üretmeye değil, marifet göstermeye mecburuz !
• ‘Yanımdakiler varsa ben varım!’ anlayışı yerine ‘Ben varsam yanımdakiler var!’ bireysel
sorumluluğunu kazanmak zorundayız !
• Enerjilerimizi sinerjiye dönüştürerek yani ekip ruhuyla eşzamanlı-uyumlu harekete
dökerek ‘parçaların toplamından daha büyük’ güce kavuşturmak zorundayız! 

Bu temel tesbit ve sorulardan sonra temel prensiplerimizden olan “önce insan önce emek”in nasıl bir sorumluluk gerektirdiği de ortaya çıkıyor.

Sonuç olarak diyoruz ki: Yeryüzünün hangi karesinde olursak olalım, nerede dolaşırsak dolaşalım (Türkçe deyimle) beylik sözlerden yani arkası doldurulmamış iddialardan soyutlanıp sorumluluk sahibi olmadan ve bunu eylemlerimize yansıtmadan hem insan olma ödevimizi yerine getiremeyiz hem de misyon adamı olmaya talip olamayız.

Gelişme, ilerleme ve yenilenmenin sözkonusu olmadığı, tekamüle kapalı, durgunluk içerisindeki yapılar tefessüh sonucunu doğurur. İnsanlar yaşayan, yönetebilen varlıklar; kurumlar ise insanlar tarafından yönetilen mekanik yapılardır. Bu anlamda misyon sahibi olmak; yönetme iradesini sorumluluğa dönüştürmekle mümkündür.

Sürekli tekrarlanan “kararlı, onurlu, ilkeli” bir duruş, iddiadan sorumluluk bilincine dönüştüğü ölçüde yerine getirilebilir. Aksi halde nakaratdan öteye geçemez. Kavramların nakarat şeklinde tekrarının önemli bir anlam ve eylem erozyonuna yol açtığının bilincinde olarak biz ‘iddialarımızı sorumluluğa dönüştürme’yi yaşama biçimi bilmeliyiz.

Bu makale, Hizmet-İş Dergisi Sayı: 114 (Eylül-Ekim 2004)’de yayınlanmıştır.