Ana Sayfa » Makaleler » Av.Hüseyin ÖZ » EKONOMİ, İLLE DE EKONOMİ

EKONOMİ, İLLE DE EKONOMİ

Ekonomiyi hayatımızın her anında ve her mevkisinde başköşeye oturtmak; insani de değildir, ahlaki de. Üstelik, inançlarımıza da ters. Biz insanların bütün yaşamları, diğer canlı varlıklar gibi; güvenlik, üreme, beslenmeden ibaret değildir. Yeryüzünün halifesi olarak bizler, tüm mahlukattan çok daha fazla donanımlıyız, daha fazla yükümlülüklerimiz var ve pek çok farklı alanlarda performans ortaya koymaya muktediriz. Siyaset, kültür, eğitim, sanat, edebiyat, estetik gibi alanlarla ilgilenebiliriz. En fazla da birbirimizle ilgiliyiz. Üzülürüz, seviniriz, heyecanlanırız, küseriz, severiz, öfkeleniriz. Vefa ve sadakat uğruna kendimizi bile feda edebiliriz. En beklenmedik anlarda ihanet eden de olur. Buna benzer pek çok ruh halleri sergileriz ve bu haller, birbirimizle olan bağlarımız, bağlantılarımızla ilgilidir.

Bununla birlikte ekonomik hayatımız; insani, ahlaki, dini ilgilerimizle bağımızı kopardı. Hepimiz; yediklerimize, giydiklerimize, gezdiklerimize, eğlendiklerimize bakarak birbirimize itibar eder hale geldik. Evimizin, arabamızın, takılarımızın etiketi kadar, birbirimize değer verdiğimizi fark bile edemiyoruz. Oğlumuzu, kızımızı evlendirirken ahlak, edep, haysiyet, asalet ölçülerini değil; münasip gördüğümüz adayı; onun katı, yatı, arabası, yaşam standardı ile ölçüp biçiyoruz.

Kısacası, modern iktisatçıların birkaç asır önce bizi tarif ettiği gibi hepimiz, bütün insanlık tam anlamıyla, homo economicus kıvamındayız. İtiraz etmeye aklımızın, fikrimizin ermemesi bir yana, bu durumu inkâr etmeye bile mecalimiz yok.

Ekonomik İstikrar, Siyasal ve Sosyokültürel İstikrar Getirir

Nitekim bu yazının başlığını bu yüzden, “Ekonomi, İlle de Ekonomi” koyduk. Çünkü siyasal iktidarın geleceğine, ülkemizin istikbaline dair tahminleri, ekonomik hayata bakarak ileri sürebiliriz. Siyasal istikrar ekonomiye bağlıdır. Sosyokültürel olarak birliğimiz, bütünlüğümüz, kardeşliğimiz; toplumsal barış ve huzur, ekonomik hayatımızdaki rahatlığa ve refaha büyük ölçüde bağlıdır. Birbirimizle husumetlerimizin, kavga ve çatışmalarımızın sona ermesi bile ekonomik iş birlikleri ve ortaklıklar ile mümkün. Uluslararası düzeyde buna reel politik diyorlar. Hangi ülke ile çıkar iş birliği ve ortaklık varsa, o ülke ile aradaki diğer sorunlar birdenbire ortadan kalkıyor. Tersinden bakıldığı zaman da birileri sizden taviz koparmak istediği, olmadık durumlara razı olmanızı ve kabullenmenizi istediğinde, ekonomik hayatınıza müdahale ediyor.

Hasılı, ne yazık ki, ekonomik hayatımız, bütün yaşantımızı yönetiyor, çekip çeviriyor ve tanzim ediyor. Şahıs olarak da toplum olarak da, ülke olarak da maalesef, her şeyi ekonomi koordine ve organize ediyor. Arsenikli altın yüzük takmak, gres yağı ile yemek pişirmek, ziftle giysi yıkamak gibi.

Bundan dolayıdır ki, bir süredir ekonomiden söz ediyoruz ve öyle anlaşılıyor ki, ne kadar sürer bilmiyoruz ama ekonomiden söz etmeye bir süre daha devam edeceğiz.

Asgari ücret gündemde olmakla birlikte, süreç devam ediyor ama şu önemli. Kendisine ayrıcalık bahşedilen işçi konfederasyonu, ilk defa, sorumluluğu paylaşarak meşruiyet tesis etmeye başladı. Bu arada, tribünler için top koşturan bazı işçi kuruluşları, her zamanki gibi konuşuyor. Sizin burada okuduğunuz ve daha sonra üç işçi sendikaları konfederasyonu tarafından sahiplenilen vergi konusuyla ilgili yasama süreci şimdilik tamamlandı. Şu anda gündemimizde makroekonomik dengeler var. Yani ekonomi ile ilgili olarak 2020 yılı için iyimser bir beklenti içinde mi olmalıyız? Yoksa bizi sıkıntılı günler mi bekliyor?

Bu yazımızda; milli gelir, işsizlik ve enflasyon ilişkisini anlamaya çalışacağız.  Hemen belirtelim: Çok önemli bir çelişki var: Ekonomik büyüme sağlandığında, milli gelir arttığında, enflasyonun düşmesi, işsizliğin azalması beklenir. Türkiye’de böyle olmuyor. Milli gelir oranında enflasyon düşmüyor, işsizlik azalmıyor ama milli gelir düştüğünde, enflasyon fırlıyor ve işsizlik tavan yapıyor. Bu çelişkiyi mutlaka anlamamız lazım.

Ekonomik Büyüme, İşsizlik ve Enflasyon İlişkisi

Mal ve hizmetlerdeki genişlemeye, kabaca, ekonomik büyüme denir. Ancak mal ve hizmetlerdeki genişlemeyi ekonomik bir değer olarak hesaplamak mümkün olmadığı için, ekonomik büyüme genellikle, mal ve hizmetlerdeki fiyat değişikliklerinden arındırılarak belirlenen, gayri safi yurt içi hasıla (GSYH) adı verilen bir nicelikle ölçümlenebilir. Bu ölçümleme de hane halklarının harcamalarına bakılarak yapılır. Burada, kişinin satın aldığı ekmeğe bir yıl öncesine göre daha fazla ücret ödemesine bakılmaz. İnsanlar ekmekle birlikte, örneğin pasta da alabiliyor mu diye bakılır.

Teorik olarak bakıldığında; kişiler, kahvaltı etmek için ekmek aldıklarında, ekmekle birlikte, zeytin-peynir-sucuk-bal da alabiliyorsa, kişi başına düşen gelir artmış ve ekonomik büyüme gerçekleşmiş demektir. Tüketim malları arttıkça ve çeşitlendikçe, ülkenin genelinde ekonomik canlılık sağlanacak, üreticiler daha fazla mal üreteceği için daha fazla istihdama ihtiyaç duyacaklardır. Daha fazla üretimde bulunan işletmeciler her bir ürün başına daha yüksek kar elde etmeyi değil, sürümden kazanmak amacıyla daha çok ve daha çeşitli ürün üreterek karlarını arttırmaya yöneleceklerdir. Bunun sonucunda da hem istihdam arttığı için işsizlik azalacak hem de her bir ürünün fiyatı bir önceki yıla göre yükselmediği için enflasyon düşecektir. Kabaca bakıldığında, anılan üç makroekonomik denge arasındaki ilişkiler böyle öngörülmektedir.

Yıllara göre; milyar $ itibariyle GSYH’ya, $ itibariyle kişi başına düşen GSYH’ya, bir önceki yıla göre ekonomik büyüme oranına, çalışabilir işgücünün ne oranda istihdam edildiğine, tüketici endeksine göre yıllık enflasyon oranlarına, yıllara göre işsizlik oranlarına, ihracatın ithalatı karşılama oranına, cari işlemler dengesinin bir önceki yıla göre milyar $ olarak ne kadar açık verdiğine dair rakamlar aşağıdaki tabloda karşılaştırılmaktadır.

 Yıl GSYH milyr$ Büyüme % Kişi Başı $ Değşim % İstihdam% İşsizlik% TÜFE % İh.İt.% d.t.açığı mlyar$
2001 201,0 -6,0 3,084 -27,1          
2002 236,3 6,4 3,581 16,1       69,6 -15,5
2003 313,8 5,6 4,698 31,2       68,1 -22,1
2004 403,0 9,6 5,961 26,9     9,4 64,8 -34,4
2005 499,9 9,0 7,304 22,5 40,6 9,5 7,7 62,9 -43,3
2006 547,8 7,1 7,906 8,2 40,5 9,0 9,7 61,3 -54,0
2007 677,4 5,0 9,656 22,1 40,3 9,2 8,4 63,1 -62,8
2008 776,6 0,8 10,931 13,2 40,4 10,0 10,1 65,4 -69,9
2009 646,9 -4,7 8,980 -17,8 39,8 13,1 6,5 72,5 -38,8
2010 772,4 8,5 10,560 17,6 41,3 11,1 6,4 61,4 -71,7
2011 831,7 11,1 11,205 6,1 43,1 9,1 10,5 56,0 -105,9
2012 871,1 4,8 11,588 3,4 43,6 8,4 2,5 64,5 -84,1
2013 950,4 8,5 12,480 7,7 43,9 9,0 7,0 60,3 -99,9
2014 934,9 5,2 12,112 -2,9 45,5 9,9 6,4 65,1 -84,6
2015 861,9 6,1 11,019 -9,0 46,0 10,3 5,7 69,4 -63,4
2016 862,7 3,2 10,883 -1,2 46,3 10,9 9,9 71,8 -56,1
2017 852,6 7,5 10,616 -2,4 47,1 10,9 15,5 67,1 -76,8
2018 789,0 2,8 9,693 -8,7 47,4 11,0 33,6 75,3 -55,1

DİE ile diğer ilgili kuruluşlardan derlediğimiz yukarıdaki tablodaki rakamlara göre, Türkiye, AK Parti iktidarının devam ettiği 17 yılda olağanüstü bir ekonomik büyüme gerçekleştirmiş.  2001 yılında 201 milyar dolar olan GSYH, 2018 yılında 789 milyar dolara yükselmiş. Yaklaşık üç buçuk kat artmış.  Kişi başına düşen GSYH 2001 yılında 3.084 dolar iken, 2018 yılında 9.693 dolara yükselmiş. AK Parti iktidarının en başarılı olduğu bazı yıllarda büyüme rakamı %10’a yaklaşmış ve hatta 2011 yılında %11,1 düzeyini bulmuş. GSMH ise örneğin 2013-2014’te bir trilyon dolara yaklaşmış ki, bu rakamlar, dünyanın en zengin ve en müreffeh ülkelerine Türkiye’yi yaklaştırmış. Dolayısıyla Türkiye, AK Parti iktidarı döneminde, gerçekten de çok büyük bir ekonomik sıçrama gerçekleştirmiş ve dünya devleri arasına girmeyi başarmış.

Bununla birlikte, ekonomik büyüme ile elde edilen bu mucizevi başarı, işsizlik ve enflasyon konusunda aynı başarının gösterilmesine vesile olmamış. Bu durum, bir ülkenin ekonomik istikrarı açısından çok kritiktir. Zira, Türkiye ekonomisinin, yapısal olarak stabilize olmadığına, konjonktürel dalgalanmalara göre iniş çıkışlar yaşadığına mesnet teşkil etmektedir. Nitekim yıllar itibariyle, istikrarlı bir büyüme gözlenmemektedir.

Çalışabilir nüfusun istihdamı 2005 yılından itibaren istikrarlı bir biçimde artmaktadır. 2005’te 40,6 olan oran, 2018’de %47,4’e yükselmektedir. Buna mukabil, bu istikrarlı büyüme işsiz oranlarında düşüşe karşılık gelmemekte ya da istihdam kapasitesinin artması işsiz sayısının azalmasına vesile olmamaktadır. Kuşkusuz ki genç nüfustaki artış hızı, işsiz sayısının azalmasına fırsat vermemektedir. Ama rakamlar bir şey daha ortaya koymaktadır. 2005-2008 arası istihdam oranında ciddi bir değişiklik olmamasına rağmen, işsiz sayısında artış gözlenmektedir. Dolayısıyla, çok değerli bir ekonomik kaynak olan çalışabilir nüfusun yarısından fazlası, atıl halde beklemektedir.

Daha da önemli bir veri şudur: 2009’da -4,7 oranında ekonomide küçülme yaşanmış ama aynı oranda istihdamda daralma olmamış, lakin işsizlik yüksek oranda artmıştır. 2010’dan itibaren ekonomi, %8,5, %11,1, %4,8, %8,5 düzeyinde büyümüş, ama istihdam kapasitesinde ciddi değişiklik olmamış, işsizlik rakamları da azalmamıştır.

Buna mukabil; 2010’da 8,5, 2011’de 11.1 oranında ekonomi büyümüş, ihracatın ithalatı karşılama oranı 2010’da %61,4’ten, 2011’de %56’ya düşmüş, ama dış ticaret açığı 2010’da 71,7 milyar iken 2011’de 105,9 milyar dolara yükselmiş. İthalata dayalı bir tüketim furyası yaşandığından 2012’de büyüme kısılmış, cari işlemler açığı 84,1 milyar dolara düşürülmüş ama 2013’te büyüme %8,5’e yükselince, dış ticaret açığı tekrar 99,9 milyar dolara yükselmiştir. Bu arada da ekonominin kendi kendisini öğütmesine yol açacak bir biçimde, 2012’de %2,5’e düşürülen enflasyon, dört kat birden artarak, ekonomik büyümeden iki kat daha fazla düzeyde 2013’te %7’ye fırlamıştır.

Bunun anlamı şudur: Türkiye’de bütün insanlar canla başla çalışmış, kişi başına gelir 10 binlerin üzerine, hatta 2013’te en yüksek düzey olan 12,480 dolara yükselmiş, refah artmış, insanlar zenginleşmiş ama bunların Türkiye ekonomisine yapısal olarak faydası olmamış.

Eline parayı geçiren ithal malları satın almaya koşmuş: Cep telefonu, telekomünikasyon, internet, çikita muz, benetton t-sort, Jack daniels veya johnnie vakko-nike, maggi-danone, schweppes-sprite, air wick, colgate gibi ürünlerle her yerlerimizi donatmışız. Sonuçta da damla damla kazanılan paralar kucak kucak yurt dışına akmış. Çok çalışmışız, çok kazanmışız ama hiç çalışmayanlar, hiç kazanmayanlar bizim emeklerimizin sefasını, saltanatını sürmüş.

Diğer yandan, 2014 yılında %5,2 olan büyüme, 2015’te %6,1 düzeyinde gerçekleşmiş ama 2014’te %9,9 olan işsizlik, 2015’te %10,3’e yükselmiştir. Yani, ekonomik büyümenin işsiz sayısının azalmasına katkısı olmamış, müteakip yıllarda da işsizlik oranları artmaya devam etmiştir. 2016’da %3,2 olan büyüme bir kat artarak 2017’de %7,5’e yükselmiş ama 2016’da %9,9 olan enflasyon, 2017’de %15,5’e yükselmiştir.  Esasen etkili önlemler, tam da bu bağlamda alınarak, ekonomi yapısal olarak stabilize hale getirilmelidir.

Sonuç

Bütün rakamlar göstermektedir ki, mucizevi ekonomik büyüme de gerçekleşse, kişi başına gelirde birkaç kat artış da olsa, bütün bu rakamlar; her şeyden önce, ekonominin istikrarının dış ödemeler dengesine bağlı olduğu bilinmeli ve en etkili önlemler, bu noktalarda alınmalıdır.

İkinci olarak, güçlü ve dirençli bir ekonomi, üreten bir ekonomidir. İstihdam yaratan ve üreten ekonomi, hepimiz açısından güvence kaynağıdır. Dünyadaki tüketim eğilimlerine göre ekonomik kaynaklar koordine edilmelidir. Bu koordinasyon ülkemizin hammadde zenginliği ile taçlandırılmalı ve yatırımların bu yöne sevk edilmesi sağlanmalıdır.

Ülkemiz bir tarım ülkesidir. Tarım demek arpa, buğday yetiştirmek demek değildir. Tarım sektörünü gıda sektörü ile birlikte düşünmek elzemdir. Böylece iki sektör arasındaki koordinasyon, daha doğrusu simbiyoz ilişkiler, iki sektörün de dünya çapında rekabet kapasitesine kavuşmasına vesile olacaktır. Ayrıca tarım sektörü; teknik tekstil gibi, kozmetik ve parfüm sanayi gibi, ülkemizin biyolojik çeşitliliği ve zenginliğine paralel olarak hızla geliştirilmelidir. Onlarca yıldır Isparta’nın, Burdur’un gülleri, lavantaları sayesinde Fransa, dünya kozmetik devi haline gelmiştir. Ülkemizdeki biyolojik tür ve çeşitlilik, medikal sanayi bağlamında da çok büyük bir potansiyel arz etmektedir ki, bütün bu sektörler; otomobil, süpürge, buzdolabı gibi ev eşyalarından çok daha fazla geleceği ve ayrıcalığı olan üretim alanlarıdır.