Ana Sayfa » Makaleler » Av.Hüseyin ÖZ » TERÖR, DEMOKRASİ, VESAYET VE DARBE

TERÖR, DEMOKRASİ, VESAYET VE DARBE

Günlerdir Türkiye, “siyasi ayak” tartışıyor. Siyası partilerin günübirlik ve kısır polemikleri açısından bu tür tartışmaların bir mantığı olabilir ama kaybeden Türkiye. Birileri diyor ki, şu zamana kadar karşıydık, siz desteklediniz; başkaları da diyor ki, karşıydınız, ama bu zamandan beri koruyorsunuz.

Devlet Herkesin İşine Yarayacak İşlemleri İfa Eder, Kişi ve Özel Kuruluşlar ise İşlerine Geleni 

Siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve buna benzer kamuoyunun tarafı olan her kişi ve kurum her konuyu kendi zaviyelerinden tartışabilir. Ancak bazı konular vardır ki, toplumsal bütünü oluşturan kişi, grup ve kurumların “benim işime böylesi geliyor, bana göre şudur” deme ayrıcalığı yoktur. Bu konuların başında terör, demokrasi, vesayet ve darbe gelmektedir. Tüm bu konular belirli bir kişi ya da kurumun sorunu değildir. Hatta sadece hükümet veya yürütme ya da yasamanın sorunu da değildir. Bunlar devletin sorunudur. Devletine bağlı ve saygılı her kişi, grup ya da kurum, devletin sorunları ile ilgili her konuda ittifak, işbirliği ve ağızbirliği etmeye mecbur ve mahkûmdur. Devletin sorunlarına topyekûn sahip çıkılmadığı zaman, böyle bir kastı veya hevesi olmasa dahi, bu hata ve duyarsızlığa kapılan her kişi ve kurum, saygınlığını ve itibarını kaybeder.

Daha beteri şudur:  Halk; devletin ya da umumun sorunlarına siyasetçi ve siyasi kurumların duyarsızlıklarını fark ettiğinde, onların uzlaşmaz tavırlarına tanık olduğunda, onlara güvenmekten vazgeçer ve haklı olarak, çözümü başka kapılarda, farklı mahfillerde arar. Bu halkın hatası değildir. Dikkat edilmeli; bu durum, siyasetçi ve siyasal kurumların neden olduğu bir sonuçtur.    

Terör, Hükümet ya da Siyasi Partilerin Değil; Ülkenin, Devletin, Hepimizin Sorunu 

PKK-PYD, DHKPC, DAEŞ, FETÖ gibi, bütün terör örgütleri ile ilgili olarak mutlak bir mutabakatın bulunması şarttır. “Rakibimin yumuşak karnı, durmadan vurayım” ya da “aklandım, rakip karardı, yüzüne vurup ikbalime bakayım” tarzı polemikler hiçbir kişi veya kuruma fayda sağlamaz. Ülkenin müşterek sorunları ile ilgili olarak tüm kişi ve kurumlar “ama”sız, “fakat”sız müşterek hareket etmek ve tavır almak zorundadır.  

Terör, başka pek çok soruna zincirleme bağlıdır. Rand Corporation isimli istihbarat örgütünün raporu son günlerde medyada haber konusu oldu ve raporda, ABD’nin bilgisi dışında “darbe” olabileceği tehdidi zikrediliyor. Yani, “darbeyi önlüyoruz” diye de Türkiye terör ortamına sürüklenebilir, “başkası yapmadan biz yapalım” diye de darbe tezgâhlanabilir. Aynı örgütün, 1980’lerin başında, Türkiye’deki dini cemaatlerle ilgili araştırmalar yaptığını Paul Henze’den öğrenmiştik. “12 Eylül bizim çocukların eseri” diyen Henze, Rand Corporation uzmanı ve CIA ajanıdır. Kısacası, darbe vesayeti doğurur, vesayet demokrasiyi bitirir ve “durumdan” çıkacak her “vazife”nin gerekçesi “terör”dür. 

Gayri Nizami Harp 

Günümüzdeki savaşın adı gayri nizami harptir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra cephe savaşı sona ermiş, süper güçler savaşı kadrolu teröristleri marifetiyle sürdürmeye başlamıştır. Bütün dünyanın gözleri önünde teröristlere silah ve mühimmat ulaştırıldığı için bu savaşı gizli sürdürme gereği de duyulmamaktadır. Geçtiğimiz günlerde konuşulan bir mektup’ta, kırmızı bültenle aranan bir terörist “general” sıfatı ile anılmaktaydı. Aynı şekilde, suçlu olup olmadığına bakılmaksızın ya da mahkeme kararı veya hukuk kuralına ihtiyaç duyulmaksızın, bütün dünyanın gözleri önünde, devlet eliyle cinayetler işlenmektedir. 

İnsanlık suçu sayılması gereken buna benzer katliamları, “şu süper güç yapıyor ama bu süper güç yapmıyor” denilemez. Bu küresel bir savaştır. Adına diplomasi denir. Emperyalist bir devlet belirli bir müstemleke ülke yönetimini huzuruna çağırdığında dillendirdiği ilk tehdit şudur: “Terör eylemleri ve halk ayaklanmaları ile siyasal, ekonomik, sosyokültürel istikrarını bozar, kargaşa yaratırım. Ya istediğimi ver ya da teröristlerim, uşaklarım, işbirlikçilerim, yardakçılarım seni yağlı ipte sallandırsın”. Bu tehditlerini de eksiksiz uygulayabiliyorlar ki, Kuzey Afrika ile Ortadoğu’da pek çok örneğine tanık olduk. 

Gayri Nizami Harbin En Etkili Silahı Slogan 

Gayri nizami harp; teröristlere ulaştırılan “suikast yap, bombala, katliam yap” talimatlarından ibaret değildir. Gayri nizami harp, aynı zamanda, sloganlarla sürdürülen bir savaştır. Teröristler savaşı, yakalandıklarında veya yargılandıkları esnada, kurşundan daha etkili laflar ve sloganlar sarf ederek tırmandırır. 1950-1980 arasında, süper güçlerin ajan provokatörleri, sağcı veya solcu militan yetiştirmekle yükümlüydü. “Komünizmle mücadele” veya “gladio”, o yılların hediyesidir. “Sağcıyım” diyen militanları kapitalizmin, solcu militanları sosyalizmin tetikçileri diye biliyorduk. Kimi zaman, sağcıların sosyalist, solcuların kapitalist süper güçlerin direktifleriyle kanlı eylemler icra ettiklerini itiraflar sayesinde öğrendik. O dönemleri yaşayanlar, nice eli kanlı teröristin kahramanlaştırıldığını ve genç insanların onları hayranlıkla izleyip, imrenerek andığını hatırlayacaklardır. İki kutuplu dünya çözüldüğünde, Müslümanların yaşadıkları topraklar hedef haline getirildi. Buralardaki yer altı zenginliklerinin yağmalanma arzusu, süper güçleri bir arayla getirdi. Bu topraklara topyekün çullandılar ve oralarda yaşayan Müslümanları katletmeye başladılar. Elbette ki sloganlar çoktan hazırlanmıştı.

Müslüman ülkelerde, onlara göre “doğu despotizmi” vardı. Oralardaki insanları despotizmden kurtarmak için insan hakları anlatılmalı, serbest piyasa hakim kılınmalı ve dindar insanlar inançlarından arındırılmalıydı. Bunların icra edilebilmesi için “kızıl komünistlerin” veya “kara faşistlerin” değil, “yeşil fundamentalist dinci”lerin var edilmesi gerekiyordu. Artık, terörizmin içeriği ve rengi ile teröristin kimliğini değiştirmek gerekiyordu. DAEŞ, El Kaide, El Nusra ve daha pek çok tabir ile onlara uygun sloganlar, her yerde ve hep bir ağızdan dillendirildi. Kuşkusuz ki buna teşne örnekler de zuhur etmekte gecikmedi.

SONUÇ

Bu evrede, Müslüman kimliği ile şiddet, kan ve terör tabirleri yan yana anıldı. “İslami şiddet” veya “Müslüman terörist” tabirleri ile küresel olarak bütün insanların algıları organize edildi. “Müslüman=şiddet denklemi, kalıp yargı haline getirildi. Müslüman ülkelerde bile namaz kılan insanlar, potansiyel tehdit gibi algılanmaya başlandı. Dolayısıyla bu algı, yani Müslümanların insan olmadığı, çok tehlikeli olduğu, her türlü telefatı hak ettikleri inancı yaygın hale getirilip, ötekileştirildiğinde ve insanların zihnine bu inanç yerleştirildiğinde, artık, Müslüman kişiyi, ne türden bir itlaf operasyonuna tabi tutarsanız tutun, dünyanın hiçbir yerinde hiç kimsenin vicdanı sızlamayacaktır. Nitekim insanlık tarihinde hiç olmadığı yoğunlukta mezalime Müslümanlar maruz kaldığı halde, bir balina yavrusu, iki kedi, üç sokak köpeği için gözyaşı döken insanların yürekleri hiçbir sızı hissetmemektedir.

Bütün bunlar dikkatle gözden geçirildiğinde, Türkiye açısından terörün ne anlama geldiği biraz daha net anlaşılacaktır. Burun buruna olduğumuz tehlikeyi net olarak görebilirsek, terör konusunun neden o kişinin, bu kurumun ya da hükümetin değil de devletin, daha doğrusu, hepimizin hayati bir sorunu olduğunu takdir ve teyit edebiliriz.

Müslümanların yaşadığı toprak olarak Türkiye, daha stratejik bir ülkedir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, bütün Müslüman ülkeler açısından, umut kaynağı olma potansiyeli taşıyan yegane ülkedir. Bir kere jeostratejisi ona bu misyonu yüklemektedir. İkincisi tarih, bin yıldır Türkiye’yi bu misyon ile teçhiz etmiştir. Üçüncüsü Türkiye Cumhuriyeti, köklü devlet geleneği, yönetme mahareti, ekonomik performansı ve buna benzer şu anki pozisyonu itibariyle, Müslüman insanların dayanıp güvenebileceği yegane ülke olma özelliği taşımaktadır.

Belki de sırf bu yüzdendir ki, FETÖ gibi paralel yapılarla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içeriden mefluç hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bütün kişiler, siyasi partiler, hükümet, geçmişte ne olduğuna takılmaksızın, geleceği inşa etmek istiyorsa, kayıtsız şartsız işbirliği içinde olmalıdır. Kendi içinde FETÖ tortusu var ise, büyük bir samimiyetle ondan kurtulmalı ve kendisini acilen temizlemelidir. Denildiği gibi, bu onun sorunu değildir. Bu temizlik hepimizin, ülkenin ve devletin hayati derecede önemli ve stratejik bir sorunudur.